Çıkış / Exit

İşleminiz Yapılıyor.
 
 
 
 
 
 
 
 
English

Mahmut Makal, 1933 yılında, Aksaray ilinin Merkez İlçeye bağlı Demirci köyünde doğdu. Ivriz Köy Enistitüsü’nü bitirdi, bir süre köy öğretmenliği yaptı ve “Bizim Köy” romanına öğretmenliği sırasındaki izlenimlerini yansıttı. Ancak siyasi iktidarlardan gördüğü baskılar nedeniyle köyde barınamadı ve Ankara Gazi Eğitim Enistitüsü’nde yüksek öğrenim yaptı. Bundan sonraki yaşamını eğitim müfettişi olarak sürdüren Makal, bir süre de Venedik Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı dersleri verdi. Bu arada yazmayı aralıksız sürdürdüğünü ve gezi, inceleme, anı, fıkra tründe pek çok kitaba imza attığını görüyoruz.

Bugün bir Köy Romanı’ndan söz ediyorsak, bu akımın varlığını Mahmut Makal kadar, onun Bizim Köy’ünü(1950) ve ardından gelen diğer köy ürünlerini Varlık Dergisi ve kitapları arasında yayınlayan Yaşar Nabi Nayır’a da borçluyuz. Kitaba yazdığı önsözde, Nayır, bu katkısını açık bir biçimde dile getirmiştir zaten, ama Nayır’ın yazdıklarının önemi, 1950’lerde Türk aydınlarının toplumsal meselelere bakışını ve üstlendikleri misyonu bütün açıklığıyla yansıtmasındadır. “Bir Orta Anadolu köyünün acı gerçeği, bana öyle geliyor ki bütün çıplaklığıyla ilk defa olarak bu kitapta dile geliyor. Gerçi köylerimizin durumuna dair daha önce de bazı şeyler yazılmıştır. Ancak bunlar ya iktisadi, içtimai araştırmalar, ya da köye şöyle bir uğramış aydınların müşahedeleriydi. Halbuki bu kitap doğrudan doğruya köyde doğmuş, köyde yaşayan bir köylü çocuğunu şahadetidir. Büyük kıymeti bu yüzdendir... Bizim Köy’de karşılaştığımız bir başka yenilik de Köy Enstitüleri’nin kuruluşundan sonra girişilen okutma seferberliğinin seyri ve neticeleri üzerinde bizi düşünmeğe sevk edecek müşahedelerle dolu olmasıdır. Çorak bir tabiat kadar asi ve bildiğinden şaşmayan bir taassup yuvasına bilginin ışığını getirmeğe çalışan ateşli gençlerin aşılmaz güçlükler karşısında yapayalnız bırakılmalarından doğan hüsranları bu kitap sizlere tanıtacaktır. O sade derdi göstermekle yetinmiştir. Devasını bulmak salahiyet ve makam sahiplerine düşer... Bizim Köy’ün sadece bir edebi eser gibi değil, Türk köylüsünün kalkınması, Türk köylüsünün insanlık haklarına kavuşması uğrunda yazılmış bir rapor, hatta isterseniz bir ithamname gibi okunması lazımdır. Aydınlarımızın içinde yüzdükleri vurdumduymazlıktan biraz olsun silkinerek onun üzerinde layık olduğu ehemmiyetle duracaklarına inanıyorum”.

Yaşar Nabi Nayır’dan yaptığım -diğer aydınlara bir çağrı niteliği de taşıyan- bu uzun alından anlaşılacağı gibi, Bizim Köy’le birlikte kanonun standartları tanımlanmıştır; yazar köyün içinden geliyor, taassup yuvasına bilginin ışığı taşınıyor, sorunlar ilgili makamlara rapor ediliyor, edebiyattan önce belgesel niteliği ağır basıyor romanın... Böylelikle anlatıların sterotipleri de kendiliğinden ortaya çıkıyor; Berna Moran’ın ifadesiyle, “yoksul ve cahil köylü; onu sömüren gerici güçler(ağa, imam, parti adamları); ve bir de kurtarıcı(öğretmen, ilerici kaymakam, ya da uyanık bir köylü). Bu kişiler arasında, yazarın tezine uygun bir ilişkiler ağı kuruluyor ve roman, cahil köylünün aydınlatılması ve uyandırılmasıyla nasıl kurtulabileceğini, bunu engelleyen güçlere karşı nasıl savaşım verileceğini gösteren bir örnek oluşturuyor”. Yine de bu aydınlatıcının, Pandora WEB sitesinin yeni kitaplar bölümünde tanıtımını yaptığım Ayşe Kulin’in “Köprü” romanında sözünü ettiğim fedakar kentli aydından farklı; mümkün olduğunca “organik” bir aydın tipi olduğu açıktır.


Taşra İktidarı

Genel karakteristiğini “Bizim Köy”de bulan “Köy Romanı” kanonu, bu yazıda sıklıkla sözü edilen halkçılık/köylücülük siyasetinin eğitim alanındaki karşılığı olan Köy Enstitüleri’nin ürünüdür; yazarların önemli bir bölümü de bu enstitülerden yetişmiş öğretmenlerdir ve ideolojik olarak elbette onların yetiştiren Köy Enstitüler’nin modernist ve aydınlanmacı dünya görüşünün izlerini taşırlar. Edebi olarak ise, kültür tarihimizde “beyaz dizi” olarak anılan Milli Eğitim Bakanlığı Dünya Klasikleri Seçmeleri’nin, özellikle de bir yandan Zola Natüralizminin, öte yandan Rus gerçekçiliği ve Rus edebiyatının konuları/kişileri karışmıştır metinlere. Bu nedenle pek çok hikayedeki Anadolu köylüsü bir “mujiği” hatırlatır okuyucuya.

Köydeki yaşam koşullarını, geri kalmışlığı, yoksulluğu tüm çıplaklığı ile anlatan ve yayınlandığında hemen her biri ateşli tartışmalara neden olan köy romanlarının devletin köye ilişkin tutumunda, mesela tarım politikalarında iyileştirici bir etkisi olduğu söylenemez, ama bu romanların Türk siyasi tarihine -sol hareketleri maniple edici- geçerli etkilerinin varlığını da inkar edemeyiz. Teorik olarak bağlanılan sınıf sorunu, sömürü ve iktidar ilişkilerinin doğruluğunun kanıtıydı romanlarda anlatılan yoksul köylülerin dramı; devrimci hareketlerin meşruluğunun tesciliydi ve 70’lerde bu hareketlerle ilişki kuran her Türk gencinin başucu kitapları Marksist-Leninist klasiklerden çok Köy Romanları’ydı.

Bir edebiyat akımını salt içerik olarak değerlendirmenin doğru olmadığını ifade etmiştim. Meseleye bir de bu açıdan baktığımızda, ülke gerçeklerini yansıtmalarında ve muhalif hareketlere destek olmalarındaki olumlulukların tersine, edebi anlamda ne yazık ki olumsuz sonuçlara ulaşıyoruz. Toplumsal gerçeklerin bilgisi -aydının kendisine yüklediği rol gereği- estetik meselelerin üzerine çıkmış ve edebiyat en doğru bilgi verme/edinme aracına dönüştürülmüştür. Sanatın yansıtmacı niteliğinin yaratma özgürlüğü üzerine bir tahakkümüdür bu! Edebiyatın bu özel tarihinin sonunda ortaya çıkan olumsuz miras, söz konusu özel tarihin aktörlerinin hedefledikleri bir sonuç değildir herhalde. Memed Fuat’ın “taşra iktidarı” biçiminde tanımladığı Köy Romanları da, genç yazarları -romanın biçimsel özelliklerine boş verip- roman yazmak için acı bir gerçek arama kolaycılığına itmiş, kendileri gibi olmayanları küçümsetmiş ve edebiyatın edebiyat dışı ölçülerde tartışılmasına neden olmuştur. Gerçekçiliği, tek bir coğrafyayı tek bir biçimde yazmaya indirgemiştir ve o biçim 19.yüzyıl klasik romanının tekrarından başka bir şey değildir. Çok sayıda Köy Romanı’nın bir başka estetik başarısızlığını -anlatımların cılızlaşmasını- o yıllarda solculuğun bir işareti sayılan “öztürkçeciliğe” yazarların patolojik bir biçimde sarılmalarına da bağlamak mümkündür

 

Mahmut MAKAL ile Aziz ŞEKER söyleşisi.....


Aziz ŞEKER:
Bize kendinizi tanıtır mısınız?

Mahmut MAKAL:
Aksaray iline bağlı Demirci köyünde doğdum. Doğum tarihim 1930’dur. Okul çağım yaklaşırken, Cumhuriyetin aydınlığa açılmış yıllarında köylümün yaptığı okulda okudum. Cumhuriyeti kuranlarda Cumhuriyetin önemli eseri sayılan Köy Enstitülerinin birinde Toros dağlarının eteğinde kurulmuş olan İvriz Köy Enstitüsünde okudum. Yüksek öğrenimimi ise Ankara’daki Gazi Eğitim Enstitüsü’nde tamamladım.

Çağcıl, demokratik bir eğitim gördüm. İvriz Köy Enstitüsüne giriş sınavını kazanıp kaydımı yaptırdığım tarih, 23. 03. 1943’tü. Okul kuruluş halindeydi. Güneşin vurduğu duvar diplerinde ders yapmaya başladık. Okulun bağ-bahçe ve yapı işlerine de karıştık. Derken, Nisanın ilk haftası içinde Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ile İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç geldiler. Eğitim seferberliği hızla sürüyordu. Ne Bakan makamında oturuyordu ne de Genel Müdür. Ne Enstitü Müdürünün makam odası vardı ne de öğretmenler odası. Ne de dört duvarlı derslik. Dekroli usulü açık hava okulu iş eğitimiyle sarmaş dolaş sürüyordu. Duvar dibi dersliğimize teftişe gelen Tonguç beni ayağa kaldırıp da soru sorduğunda yalnız akla karayı seçmedim, aynı zamanda bu seferberliğin anlamını da kavradım. “Nedir devletin vatandaşlarına karşı görevleri?” diye soruyordu, dersimizin yurt bilgisi olduğunu öğrenen Tonguç.

Benden yanıt alamayınca, öğretmenimiz Mümtaz Sayın’a dönüp şöyle dedi: “Bunlar yedi yüzyıldır konuşturulmadıkları için çocuğun durumunu doğal karşılıyorum, konuşturun bunları. Konuşturun ve düşündüklerini söylemeye alıştırın. İlk yapacakları iş bu…”

30.09.1947 tarihinde Aksaray’ın Nurgöz köyünde öğretmenliğe başladım. Bir yandanda yazıyordum.

1950 başında Bizim Köy isimli kitabım çıktı. Çıktıktan üç ay sonra tutuklandım. Sonra ceza almadan salıverildim. 15 Haziran 1950’ de Celal Bayar’ın çağrılısı olarak Çankaya’ya çıktım. Bu esnada Cumhurbaşkanlığı Fransızca çevirmeni Nurullah Ataç’la tanışma olanağı buldum.

1952’de Hayal ve Gerçek adlı ikinci kitabımı yayınladım. 1953 Ekim’inde Ankara Gazi Eğitim Enstitüsüne girdim. Bir yandan kitaplarım yayınlanırken, 1964 yılı ortalarından 1965 ortasına kadar Fransa’da Avrupa Sosyoloji Merkezine çalışma ve araştırma yapmaya gittim.

1965 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi’nden İstanbul adayı oldum.

1968 yılında öğretmenlikten istifa etmek zorunda bırakıldım. 1971–1972 öğretim yılında Venedik Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okuttum. 1979 başında Kültür Bakanı Ahmet Taner Kışlalı tarafından danışman olarak atandım. Kültür Yüksek Kurulu üyeliği ve sekreterliği yaptım. 12 Eylül 1980’de bir süre Almanya’da kaldım.

Antalya Aksu Köy Enstitüsü çıkışlı Naciye Poyraz ile evliyim. Ahmet ve Tezer isimlerinde iki çocuğum var.

Aziz ŞEKER:
Eserlerinizde Anadolu gerçekliğinin toplumsal ve kültürel kaynaklarından besleniyorsunuz. Anadolu insanını bir bütün olarak işliyorsunuz. Eserlerinizden, yazın hayatınızdan kısaca bahseder misiniz?

Mahmut MAKAL:
İvriz’deyken şiir ve yazı yazıyordum. Yazdıklarım okulumuzun dergisi olan ‘İvriz’ de, Ankara’da çıkan ‘Ülkü’de, Eskişehir’de çıkan ‘Yayla’da, Konya’da çıkan ‘Ekekon’da yayınlanıyordu. Bir Köy Öğretmeninin Notları başlığıyla ilk yazım 1948’in Mayıs ayında Varlık’ta çıktı. 1950 başında yazılarımı adını Bizim Köy koyduğum bir eserde topladım. 1952 Şubat’ında Hayal ve Gerçek adlı ikinci kitabım yayınlandı.

Köy bir kaynaktı, sürekli yazmak istiyordum köyü. Aralık 1954’te Memleketim Sahipleri adıyla üçüncü kitabım çıktı. Köy ve Eğitim, Yeni Ufuklar, Varlık gibi dergilerde yazılarım sürüyordu. Bizim Köy adlı kitabım 1966 yılında Uluslararası Eğitim Bilim ve Kültür Kuruluşu UNESCO’nun ‘Dünya Kültürüne Hizmet Ödülü’nü aldı.

Değişenler (Bizim Köy, 1975) adlı kitabım 1977’de Türk Dil Kurumu ödülünü aldı. 1997’ye kadar 17 kitabım yayınlandı ve zaman içinde çeşitli basımları yapıldı. Bazıları Fransızca, İngilizce, Almanca ve İtalyanca başta olmak üzere çeşitli dillere çevrildi. Fransız ve Belçika televizyon şirketleri köyümde belgesel filmler çektiler. Bu filmler çeşitli Avrupa televizyonlarında gösterildi.

Edebiyatçılar Derneğine, Türkiye Yazarlar Sendikasına ve Dil Derneğine üyeyim.

Aziz ŞEKER:
İnsancıl ve toplumcu bir aydın, köy enstitüsü çıkışlı bir yazar olarak biliniyorsunuz. İlerici ve gerçekçi bir edebiyatınız var. Köy enstitüsü eğitim programlarını göz önüne alarak günümüz eğitim sistemini kısaca değerlendirebilir misiniz?

Mahmut MAKAL:
Köy Enstitüleri uygulaması, eğitim yoluyla köyü canlandırmak, toplumu etkilemek, yetiştirilecek yeni insanların çabalarıyla çağdaş uygarlık kervanının ardından yetişmek ereğine dönüktür. Köy Enstitülerinde, insanoğlunun erdeminin ve yaratıcılığının, elleriyle beyni arasında kurabileceği uyumla doğru orantılı olduğu gerçeğine uygun biçimde yetişiyordu yeni insan. Eğitimin gerçek ereği, halk kaynağını harekete geçirmek, üstündeki karanlık perdeyi, yetişen çocukların eliyle kendisinin yırtıp atmasını sağlamaktır. Böyle eğitim kurumu, böyle yetişmiş insan istenmiyor. Bu yüzdende Atatürk’ün Türkiyesi eğitimsiz, işsiz, yönsüz-yöntemsiz, idealsiz insanların, din tüccarlarının ülkesi oldu. Öğretmen yetiştirmekten bile korkuyoruz. Dünyasal, çağcıl, bilimsel ve laik bir eğitim uygulanmasına geçemeden, düşünen, konuşan, ülke sorunlarının çözümü için didinen insanı yetiştirmeden ve de bu insanlardan yana davranacak yöneticilere kavuşmadan hiçbir yere varamayız. Geriye geriye giderek gericiliğin çıkmasına girdik. Köy Ensitüleri uygulamasının günümüz koşullarına göre işletilmesi bir seçenek olabilir.

Aziz ŞEKER:
Yazarlık hayatınızda bu güne değin ne tür zorluklarla karşılaştınız?

Mahmut MAKAL:
1949 Eylülünde ilk sürgünü yaşadım. Nurgöz’den aynı ilin Çardak Köyüne atadılar. İlk kitabımı çıkışından üç ay sonra gördüm. Görür görmez de Aksaray hapishanesini boyladım. Tutuklanmamın nedeni görünüşte kitabım değildi. “Demirci, kömürcü bir olacak bizim kuracağımız düzende” diyerek komünizm propagandası yapmıştım sözde. Bu iftiralarla kaç kişi, kaç kuşak harcandı… Bir aydan fazla tutuklu kaldım. Köy Enstitülerini kapatanlar, beni cezalandıranlar, onların ardılı iktidarlarla Demokrat Partiyle sürüyordu. Kitaplarımı yazarken, siyasal çevreler de sanki yazılmamasını istiyordu, tedirgin etmeyi görev biliyorlardı. Öğretmenlik yıllarım boyunca soruşturma ve maaş kesme cezalarından usandığım için 1968 Kasım’ında bu görevden istifa ettim. Yıllarca işsiz kaldım. Bu arada kitaplarımın geliriyle geçindim. Demirel hükümetleri döneminde Kültür Bakanı Ahmet Taner KIŞLALI’nın isteğiyle geldiğim Kültür Bakanlığı danışmanlığından düşürüldüm. 12 Eylül döneminde bir süre Almanya’da kaldım. Şimdi Ankara’da yaşıyorum.

Aziz ŞEKER:
Biraz özürlülerden bahsedelim. Edebiyat sanatı ve bilimi, özürlü insanlarımızın yaşam programlarında nasıl bir yere sahip olabilmeli sizce?

Mahmut MAKAL:
Özürlü dostlarımıza uygun eğitim programlarının hazırlanmasına 50 yıl önce Gazi Eğitim Enstitüsünde Özel Eğitim Şubesi açılarak başlandı. Mithat Enç dönem itibarıyla yoğun çaba sarf edenlerin başında geliyordu. Çok da emeği geçti. Eğitimcilerin, bilim adamlarının kısaca tüm duyarlı insanlarımızın gayretlerine bağlı, edebiyat eserlerinin özürlülerimizin yaşamlarına kazandırılması, bununla beraber olanaklar artırıldıkça okullar açılmalı, öğretmenler yetiştirilmeli, onlara özgü eğitim kurumlarının açılmasının yanında kitaplar basılmalı kısaca.

Aziz ŞEKER:
Ülkemizin koşullarında özürlü sorunsalının yazınımıza yansımaları hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Mahmut MAKAL:
Hatırıma ilk gelen Mithat Enç’İn yazmış olduğu kitaplardır. ABD’li yazar Helen Keler’in yazmış olduğu eserler de örnek gösterilebilir. Özürlü sorunsalının yazınımıza yansıması ve buna ilişkin edebiyat yaratımlarının çoğalması öncelik konuyla ilgili bilincin gelişmesine bağlı. Körlere yönelik eğitimin-alfabenin gelişmesi her zaman bir başlangıç olarak algılanmalıdır. Bu olumlu yolda ilerlemeye çalışıldığını söyleyebiliriz. Kendimden bir örnek vermek istiyorum. Ben Gazi Eğitim Enstitüsündeyken, gönüllü bir insan olarak, körlere kitap okumaya giderdim.

Aziz ŞEKER:
Edebiyat bilimi ve sanatı, toplumsal çelişkileri, toplumsal sorunları yansıtmada görev yüklenebiliyor mu yeteri kadar ve çözüm yolları gösterebiliyor mu?

Mahmut MAKAL:
Ötelerden beri süren bir tartışma günümüzde de sürüyor. “Sanat sanat için mi? Sanat toplum için mi?” Bunun gereksiz bir tartışma olduğunu düşünüyorum. Bence her şey toplum içindir. Aydın olarak nitelendirdiğimiz okur-yazarların büyük bir kısmı fil dişi kulelerine çekilmiş, topluma yabancı, üretimden kopuk bir hayat sürüyorlar. Edebiyat eserleri olsun, bilim yapıtları olsun, gericiliğe-safsataya savaş açmalıdır, onlarla mücadele etmeli, sürekli devrime hizmet etmeli, kısaca uygarlığa yelken açmalı yani insanı görmeli. Toplumsal sorunlara ayna olmuş, onları yansıtmada görev üstlenmiş yapıtlar gerçek ve ilerici eserlerdir. Kalıcı olanlar da bunlardır ve kuşaktan kuşağa insanlık birikimlerinin taşıyıcısı olurlar.

Aziz ŞEKER:
Türkiye’de aydının / sanatçının yeri, toplumsal mücadelede hangi tarafta olmalıdır, hangi amaç için yazmalıdır?

Mahmut MAKAL:
J.P. Sartre’nin çok sevdiğim, benimsediğim bir sözü var. “Yazar aç milyarlar için yazmadıkça hep bir tedirginlik duygusu altında ezilecektir” diye. Yazar, bence de emeğin, ezilenlerin, yoksulların kısaca toplumda yaşayan haklı insanların yanında olmalıdır.

Aziz ŞEKER:
Değişen sosyo-ekonomik yapı içinde, gelişen özürlü anlayışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Yaşamın her alanında hissedilen bu sorun ne tür bir anlayışla çözüme ulaştırılabilir?

Mahmut MAKAL:
Topluma bir bütün olarak bakmak gerekir. Özürlü insanlar da, yaşayan toplumun insanları ve bir parçasıdırlar. Toplum sağlığına-eğitimine yönelik tüm çalışmalar özürlüleri de kapsamalıdır. Özürlü anlayışında değişen bir gelişme var. Bunun süreceğine inanıyorum.

Aziz ŞEKER:
Edebiyat sanatının varlığı ve sorumluluğu toplumsal gelişme sürecinde belirleyici olan temel kültürel unsurlardan biridir diyebiliriz. Bu nedenle edebiyatçının toplum karşısında tarafsız olmayan bir sorumluluğu var mıdır? Sanatçı eserlerinde toplumsal ihtiyaçları derinlemesine görebiliyor ve somutlaştırabiliyorsa, ihtiyaç kesimlerine yürekten inebiliyorsa (bir bilim adamı titizliğini ve bir sanatçı duyarlılığını sizin eserlerinizde görebiliyoruz) sorumluluk üstlenmiş oluyor mu tarihsel olarak? Siz kitaplarınızda Anadolu toplumsal yapısının ürettiği insan tipolojisinden yola çıkarak toplumsal sorunlara yer yer parmak basıyorsunuz. Biraz bahseder misiniz sanatçı, toplum ve eser diyalektiğinden?

Mahmut MAKAL:
Yazar, toplum esenliği için yazmalıdır. Kısaca toplumun malı olmalıdır. Edebiyatta temel öğe insan olduğuna göre, edebiyat insanı ve toplumu üretim yapısının değişmesi, toplumsal değişme süreci içinde izleyecektir. Sanatçı toplum adına sorumluluk yüklenecek, kişisel hırsı, bireyciliği geri plana itecek; toplum adamı olacaktır. Bazı eserlerimde, mücadele eden insanları işlemişimdir. Sürgün yiyen öğretmenler, greve giden işçiler, zor koşullar altında çalışan insanlar gibi…

Aziz ŞEKER:
Sanat eleştirmenleri son dönem edebiyata girmiş olan bir kaçış edebiyatı olgusundan söz ediyorlar. Bu türün tutulduğunu dile getiriyorlar. Sanat eserinin temelinde yatan nesnel gerçeklik, ‘insan ve toplumun’ tarihsel gerçeğine bağlı olmalı mı tam anlamıyla? Siz nasıl bir toplum özlemliyorsunuz eserlerinizde?

Mahmut MAKAL:
Edebiyat günümüz koşullarında toplumsallığını yitirmiş, toplumcu bir platformdan ayrılarak bir çıkmaza sürüklenmiştir. Yalnızca birey atmosferine yönelmiştir. Toplumsal konuları işlemeyen edebiyata ‘kem küm edebiyatı’ diyorum. Toplumcu sanat eseri yaşadığı çağın sosyal gerçeğini işlemeli. Tarih bilinci ise yaşama ilişkin her şeyin temelinde vardır. Gözden uzak tutulmaması da gerekir. Edebiyat adamının üretimi olan sanat yapıtı toplumun aynası olduğu noktada tarihsel gerçek olur. Bir örnek vermek gerekirse, filozof Marx, Balzac’ın eserlerinden her dem yararlanmıştır. Balzac’ın Goriot Baba’sı, Marx’ın çok hoşuna giden bir tiplemedir. Demek istediğim şey, bilim ve sanat iç içe düşünülmelidir. Bunlar birbirini tamamlayan uğraş alanlarıdır. Ama bir yerde bilim sanattan daha çok faydalanıyor. Eserlerimde işlediğim toplum özlemini tek cümle şöyle ifade edebilirim: “İnsanlığın kurtuluşu, sosyalizmin gelişmesine bağlıdır.” Eşit paylaşım, adaletli dağıtım, barış, demokrasi, yurtseverlik eserlerimde işlemeye çalıştığım ana temalardır.

Aziz ŞEKER:
Bizlere ‘mutlak doğrular’ diye dayatılan ‘yasallaşmış yalanlarla’ hep karşılaşıyoruz. Sanatın-sanatçının sağlıklı işleyen bir toplum oluşturulmasında katkısı yadsınamaz. Sanat toplumun yüreğidir özce. Günümüz resmi kültür haritasından demokratikleşme adına bahsetmek istersek acaba Kültür Bakanlığı, kültürel kaynaklarımıza, toplumsalın hümanist öğelerine, değerlerine sahip çıkmayı başarabiliyor mu yeterince?

Mahmut MAKAL:
Şu an için yeterine sahip çıktığını söyleyemeyiz. Ama şu da bir gerçek: geçmişin hümanist öğelerine sahip çıkmak için en azından bir uğraşı veriyor ve bunu sürdürüyor. Başarılı olabilmesi için de kültür adamlarına, aydınlara gereksinim duyuyor. Karşılıklı çabayla bunun başarılacağına inanıyorum. Devletin kültür politikası kendi kaynaklarımızdan beslenmeli, ilerici olmalıdır. Ulusumuzun karakterine en uygun eğitim kurumları kurulmalı, köy enstitüsü geleneğinden de beslenen, toplumsal aydınlanmanın köklü, aydınlıkçı bir eğitimle bağımsızlığa sahip çıkarak gerçekleşeceğine inanılmalı. Sürekliliği olan bir yapıya benzetilebilir bu.

Aziz ŞEKER:
Toplumsal yapının insancıllaştırılmasında sanatın-edebiyatın yeri ne olacaktır? Derin bir edebiyat tarihi bilinci günümüz koşullarında oluşturulabilecek mi? Bu bilinç toplum katmanlarını hoşgörü şemsiyesi altında birleştirebilecek mi?

Mahmut MAKAL:
Zaman içinde eğitim yoluyla oluşturulması gereken bir durumdur bu. Bilimsel, kültürel ve sosyal kaynaklar yurt kaynakları, uygarlık birikiminden yöntemli bir biçimde yararlanma, edebiyat tarihi bilincini oluşturur. Bu birikimlerden yararlanmasını bilen her ulus kuşaklararası bağıntıyı da geliştirecektir. Toplumsal katmanlar arasındaki hoşgörüde böyle gelişir.

Aziz ŞEKER:
İsterseniz son bir soruyla konuşmamızı bitirelim. Edebiyat eserleri ve sanatçılar toplumbilimsel ifadeyle, yaşadıkları toplumsal koşulların ürünü olarak ortaya çıkarlar ve gelişirler. Bu koşulları göz önünde tutarak hoşunuza giden son dönem şair ve yazarları söyleyebilir misiniz?

Mahmut MAKAL:
Eserlerin ve sanatçıların toplumsal koşulların ürünü olarak ortaya çıkması tezine katılıyorum. Ülkemizde 1940’lardan itibaren her yönden gelişen bir toplumla karşılaşıyoruz. Toplumcu hareketlerin ve düşüncelerin geliştiği bu yıllarda; ülke bağımsız, özgür koşullarda yetişen, yurdunu seven, toplumcu-sol görüşlü bilim adamları-yazarlara sahip. ‘Kırk Kuşağı’ olarak bilinen bir değer kuşağı var. Rıfat Ilgaz’ı, Orhan Kemal’i, İzzettin Dinamo’yu, Atilla İlhan’ı o kuşaktan gelen ve hâlâ etkisini sürdüren yazarları örnek verebiliriz. 50’li, 60’lı yıllardan itibaren bağımsızlığına gölge düşen, bağımsızlığını yitiren ülke koşullarında yetişen yazarlar tam anlamıyla yazar olamaz, çünkü yazmak için özgürlük, bağımsızlık şarttır. Ülkemizin nesnel koşulları bunun böyle olduğunu gösteriyor. Yani yazmak için özgürlüğün var olduğunu. Artık Anadolu’dan habersiz kitap yazan kent yazarlarıyla karşılaşıyoruz. Anadolu gerçeğini bilmeden kitaplar yazıyorlar. Toplumdan habersiz bir yazar kitlesi mevcut. Bozulmuş bir Türkçe ile olay örgüsü olmayan kitaplar yazan Orhan Pamuk verilecek ilk örnek.

Aziz ŞEKER:
Teşekkürler, sınırsız değerler yaratan sevgili Mahmut MAKAL.

Mahmut MAKAL:
Ben de çok teşekkür ederim. Şeker gibi Aziz arkadaş…


ESERLERİ:
Bizim Köy (1950)
Köylümden (1952) Hayal ve Gerçek (1957)
Memleketin Sahipleri (1954)
Kuru Sevda (1957)
17 Nisan (1959)
Köye Gidenler (1959)
Kalkınma Masalı (1960)
Eğitimde Yolumuz Nereye (1960)
İplik Pazarı (1964)
Kamçı Teslimi (1965)

Ağlatı, Anımsı Acımsı (Faust'un Dediği), Bir İşçinin Günlüğünden, Bizim Köy, 50.Yıl, Bozkırdaki Kıvılcım, Hayal ve Gerçek, Köy Enstitüleri ya da Deli Memedin Türküsü, Köy Enstitüleri ve Ötesi, Köye Gidenler, Kuru Sevda, Yaşanmış Öyküler, Ötelerin Havası, Yeraltında Bir Anadolu.


Bizim Köy
Mahmut Makal
Çağdaş Yayınları / Tarih-Anı-Gezi-Olay Dizisi

...Köyün iç yüzünü olduğu gibi aksettiren bu yazılar köy davasını ele alacak olanlar için bir ayna vazifesi görecek, onları yanlış yollara sapmaktan kurtaracaktır. Bu bakımdan çalışmaların, memleket için çok hayırlı olacaktır. Gerçeği olduğu gibi görerek buna dayanan işler yapılırsa çetin zannedilen sorunları çözmek kolaylaşır. Yazılarında birçok insanlar için yüzyıllar boyunca meçhul kalmış ve bu nedenden çözülmez bir düğüm sanılan sorunları açık açık arka arkaya dizişin, köylerin kalkınması hesabına iş yapmak isteyenlere ne büyük kolaylıklar hazırlamaktadır. Bu yazılarda, ayrıca bizim henüz pek alışık olmadığımız bir üslup ve eda şekli vardır ki, köy dilinin ulusal edebiyatımıza mal olması için böyle yazılara pek muhtacız. Onun için bu bakımdan da hizmetin büyüktür."
-İsmail Hakkı Tonguç-


Mahmut MAKAL

1930 Yılında Demirci Köy’de yoksul bir çobanın oğlu olarak dünyaya gelen Mahmut MAKAL, eserleri 18 dile çevrilmiş, İvriz Köy Enstitüsü kökenli, idealist bir eğitimcidir.

Mahmut MAKAL 1950’de, Nurgüz Köyü’nde tuttuğu notları bir araya getirerek yazdığı “Bizim Köy” isimli romanıyla, kendisiyle beraber belirecek olan “Köy Romanı” geleneğini de başlatmış olur. Köy gerçeğini yalın bir yolla anlattığı kitapları ve köy sosyolojisine olan katkıları emsalsizdir. O dönemde bir yayınevinin dört baskı yapması da iyi bir gelişmeydi. Bu yolu takip eden ve geliştiren edebiyatçılarımızdan bazıları Fakir BAYKURT, Talip APAYDIN, Orhan KEMAL, Yaşar KEMAL, Necati CUMALİ’dir. Bu tarz edebiyat, genelde Köy Enstitüleri çıkışlı aydınlar tarafından ortaya çıkarılmıştır. MAKAL, kitabının basıldığını ise kolaylıkla öğrenir zira evine baskın yapılmış ve evi aranarak, kitapları götürülmüştür. Hatta dönemin Niğde Valisi İbrahim Kutlar köye gelerek köylülere “aç mısınız, çıplak mısınız” diye bağırmak suretiyle gazete manşetlerindeki yerini almıştır. Tabii ki Mahmut MAKAL bunların ödülünü almakta gecikmedi. Kitap çıktıktan üç ay sonra tutuklandı ama ceza verilmeden salıverildi. Sonrasında da; 1968 Kasım’ında ise, 17 sene yaptığı öğretmenlik mesleğinden “soruşturma ve maaş cezalarından bıktığı için” istifa etmek zorunda kalıyordu.

Romanı ilk okuduğumda, köyüm olan Mamasun’un isminin geçmesinden dolayı çok ilgimi çekmişti. Ama asıl önemlisi: Köy gerçeğinin, köydeki yokluğun, köydeki gözlemlerinin henüz 20’li yaşlarda olan genç bir öğretmen tarafından bu derece dolaysız ve olduğu gibi yazılıyor olmasıydı.

Bir zamanlar tatlı su aydını üniversite öğrencilerinin “benim köylüm tarlada doğuruyor, o halde ben de tarlada çalışacam ve dahi tarlada doğuracam” diyerek ODTÜ’den çıkıp Çukurova pamuk tarlalarına gitmesi ne kadar ahmakça ve saçmaysa; Mahmut MAKAL’ın Aksaray’da kaleme aldığı ve Aksaray / Anadolu köylerini anlatan bu romanı da o kadar sahici ve özdendir. Ayrıca, dalları bugünlere değin uzanan, hem de kırılacakmış gibi gözükmeyen bir anlayışın; sorgulamadan, körü körüne bağlı kalmanın ve kırsalın politikaya ve politikacıya bakış açısının daha iyi anlaşılması için de bu eserin okunması gerekmektedir.

Bir yazar için, ürettiği eserlerin okunuyor olması ve birçok dile çevrilmesi tabii ki en büyük ödül olsa gerek ama bunun yanında, kitaplarının içeriğine bakılırsa “malum kafa” tarafından defalarca mahkemelerde yargılanması ve bir müddet de cezaevinde yatması, Mahmut MAKAL’ın çizgisi ve eserlerinin etkisi ve verimliliği noktasında bize bilgi vermektedir.

Yakın zamanda Hayal ve Gerçek-yirmi beş yıl sonra Bizim Köy, Yeraltında Bir Anadolu, Deli Memedin Türküsü isimli eserleri Literatür Yayıncılık tarafından tekrar yayınlanan MAKAL’ın Bozkırda Kıvılcım - Enstitülüler, Köy Enstitüleri ve Ötesi, Kuru Sevda ve Memleketin Sahipleri isimli eserleri de tekrar yayınlanmak üzeredir. Geçen sene “Bizim Köy” romanını arayıp bulamadığım Türkiye’de, yeniden basılan bu kitaplarının elden ele dolaşması ne güzel olurdu.

Kendisi 1967'de 1966 yılında Uluslararası Eğitim Bilim ve Kültür Kuruluşu UNESCO’nun ‘Dünya Kültürüne Hizmet Ödülü’nü aldı. Zamanımızdaki gibi “şikayetçi” ve tribünlere oynayan edebiyatçılardan olmayan MAKAL, yurt içinde de ödüller almıştır. Bunlardan bir tanesi de 1977’de Türk Dil Kurumu tarafından verilen Gezi Ödülü’dür. Eserlerine ve yaptıklarına baktığımız zaman Mahmut MAKAL’la ne kadar gurur duysak azdır

 

Bizim Köy
50.Yıl
Mahmut Makal
Güldikeni Yayınları / Makal Dizisi

Bu kitabı okuyan hiçbir milliyetçi ve devrimci Türk, vicdan azabından değil de gönül üzüntüsünden birkaç gece kurtulamaz. Bu kitap, bir milliyetçi ve devrimci Türk'e, onu okutmamak ve unutturmak değil, bütün atılışlarımızla, irademizin ve aklımızın bütün gücü ile, bu geriliği, bu yoksulluğu ve bu kimsesizliği ortadan kaldırmak aşkını verir. Ziraat Enstitüsü'nün, Tıp Fakültesi'nin, Yüksek Mühendis Mektebi'nin, Siyasi İlimler Mektebi'nin ve Üniversite kollarının hepsinde öğretmenin bu kitabını okuturdum. Bu kitap üzerine tezler hazırlatırdım...
-Falih Rıfkı Atay (Ulus)-

Mahmut Makal yeryüzünde kültüre hizmet etmiş, dünyayı daha iyiye ve daha güzele götürmek için çaba harcamış dört kişiden biridir. Eskiden İstanbul İstanbul'du, taşra da taşra. Romancı, yazar, şair adam kentsoylu olmalıydı. Makal bu çerçeveyi parçaladığında bomba patlamıştı.
-İlhan Selçuk (Cumhuriyet)-

Bizim Köy, 1950'de bir başyapıttı. 1995'te de bir başyapıt. Anlatılan nesne ya da olayın kendisi sanılacak ölçüde yalın anlatımıyla, sıradanı şiire dönüştüren gözlem gücüyle, yoksulun o soylu ve varla yok arası gülümsemesiyle donanmış genç anlatımcının duyarlı olduğu kadar da nesnel yaklaşımıyla, Bizim Köy yazınımızda bir doruktur...
-Prof. Tahsin Yücel (Cumhuriyet)-

Böyle bir kitap, durumu dolayısıyla her türlü edebiyat sorununu aşmasına karşın, amacının bambaşka olmasına, sonuçlarının da Türkiye'de birçok aydının, politikacının görüşünü değiştirme olasılığı bulunmasına karşın, Makal'ın yalnızca bir tanık, rastlantıların yazar yaptığı bir sanatçı olmadığını ısrarla belirtmek gerekir. Mahmut Makal, güçlü, açık, keskin bir deyişle yazıyor. Ama bu deyiş, çoğunlukla, gerçek yazarı belirten, anlatılmaz bir büyü sezdiren, kekre bir şiire erişiyor...
Tunus (Action)

 

 


 

Somuncu Baba

Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarında Anadolu'da yetişen âlim ve velîlerin büyüklerinden. 'Somuncu Baba' lakabıyla tanınıp meşhûr oldu. 1349 (H.750) senesinde Kayseri'de doğdu. İsmi Hâmid, babasının ismi Şemseddîn Mûsâ'dır. İlk tahsîlini babasından aldı. Babasının vefâtından sonra Şam'a giderek, Hankâh-ı Bâyezîdiyye'de ilim öğrendi. ...

Yunus Emre

Milletimizin değer verdiği şahısları gönüllerinde yaşatırken, onlara sahip çıkıp kendi beldelerinde olduğunu ileri sürmeleri de gayet tabiidir. Yunus'un on yerde mezarının ya da makamının olması da bu yüzdendir. Yunus'a izafe edilen mezar, bugün Aksaray İli, Ortaköy ilçesinin Reşadiye köyündedir. (Yrd. Doç. Dr. Doğan KAYA) Bayazıd Devlet Kütüphanesi'nde bulunan bir mecmuada geçen bilgilere göre Yunus...

Tapduk Emre

Taptuk Emre, Horasanlıdır. Moğol istilaları döneminde Anadolu'ya gelmiştir. 1210-1215 yılları arasında doğduğu sanılmaktadır. Hacı Bektaş-ı Veli'nin halefidir. Söylenceye göre Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre'yi yetiştirme işini Taptuk Emre'ye bırakır. Taptuk Emre dergâhına kırk yıl odun taşıyan derviş Yunus; bu dergâhın yetiştirdiği en büyük ozan olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye'de...

Cemaleddin Aksaray-i

Cemaleddin Aksaray-i, Murat Hüdavendigar döneminde yetişmiş; hadis, tefsir, fıkıh, ahlak, edebiyat ve tıp dallarında eserler vermiş, Aksaray-i nisbesinden dolayı Aksaraylı olarak kabul edilen ancak Tebriz-i nisbesinden dolayı da Tebriz'de doğmuş olabileceği varsayılan alim bir insandır. İlk tahsilini Aksaray'da tamamlamış, Amasya'da devam etmiş ve Amasya Kadılığı ve Kazaskerliği yapmış, oradan Konya...

Zenbilli Ali Efendi

Zenbilli Ali Efendi, Piri Mehmed Paşa'nın dedesi Mahmut Çelebi'nin amcası Ahmet Çelebi'nin oğludur. Cemaleddin Aksaray-i'nin ikinci batından evladı olup doğum tarihi hakkında kesin bir tarih bulunmamaktadır. Ali Cemali efendi daha eğitimin başındayken hukuk tahsiline önem verdiği, fıkıh ve usul-i fıkıhla ilgili Muhtasar-ı Kuduri ile Manzume-i Nesefi'i ezberlemesinden anlaşılmak tadır. Karaman'dan...
erotik diyet sitesi