Çıkış / Exit

İşleminiz Yapılıyor.
 
 
 
 
 
 
 
 
English

Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarında Anadolu'da yetişen âlim ve velîlerin büyüklerinden. "Somuncu Baba" lakabıyla tanınıp meşhûr oldu. 1349 (H.750) senesinde Kayseri'de doğdu. İsmi Hâmid, babasının ismi Şemseddîn Mûsâ'dır. İlk tahsîlini babasından aldı. Babasının vefâtından sonra Şam'a giderek, Hankâh-ı Bâyezîdiyye'de ilim öğrendi.

 Hâmid-i Aksarayi Hazretleri esasen ilmi arayan bir kimse idi. Zamanının en meşhur ders verenlerinden okumuş, tabii ve müspet ilimleri elde etmişti. Lakin aradığı kalp huzurunu ve fikri kanaati bir türlü elde edemeyince Şam’a kadar gidip Beyazıd-i Bestami Hazretleri'nin dergâhına inmişlerdir. Bu seyahat Hâmidüddin Hazretleri'nin fikir ve tasavvufi hayatının başlangıcıdır. Orada pekçok velînin sohbetlerine katıldı.

Hâmid-i Aksarayi Hazretleri’nin üveysi meşrepten olduğunu da rivayet ederler. Bu şu demektir ki: Senelerce evvel vefat etmiş bir zatın kendisini manada ruhen irşat etmesidir. Beyazıt-i Bestâmi Hazretleri'nin kendisini manen ruhdan ruha terbiye ve irşat ettiğini de söyleyenler vardır. Ancak Hâmidüddin’in Erdebil’e gittiği de muhakkaktır. Çünkü ruhdan ruha telkin almak ve içini aydınlatmak, onun manevi ve ruhani irşatlarıyla îlahî maarifet tahsiline yol almak mümkün ise de, zahiren de birisinden bunun tamamlanması lazımdır. Üveysî olarak, mânevî yol ile Bâyezîd-i Bestâmî'den feyz aldı.

Hâmid-i Aksarayi Hazretleri, Şam’da tefekküratına devam ederek Rahmani ve ruhani zevk ve kokular almakla beraber Şam’a gelip giden âlimlerden manevi ilme vâkıf en yüksek makamda kimin olduğunu sormakta idi. Senelerce devam eden bu arama ve incelemelerden sonra Hâmid’e Erdebil’i haber verdiler. Tebrîz yakınlarında Hoy kasabasında bulunan Hâce Alâeddîn-i Erdebîlî Hazretleri’nin huzûruna gitti. Var gücüyle hocasına hizmet ederek, ilim öğrendi. Tasavvuf yolunda üstün derecelere kavuştu. Alâeddîn-i Erdebîlî, bir gün Hâmid-i Velî'ye; "Artık bizden öğrendiğin ilmi, Allahü teâlânın dînini, insanlara öğretmek üzere Anadolu'ya git!" buyurdu. Ona böylece, insanları yetiştirmek için icâzet verdi. Hocasının bu sözleri, bâzı anlayışı kıt, hasetçi kimselerin, içlerinden Hâmid-i Velîye buğz etmelerine sebeb oldu. Hâce Alâeddîn, Hâmid-i Velî'yi bütün talebeleriyle birlikte, "Şemseddîn-i Tebrîzî Makâmı" denilen yere kadar uğurladı. Vedâ edip yanlarından ayrılınca, hased edenlerin de bulunduğu topluluğa dönerek; "Hamîdüddîn'in arkasından, gözden kayboluncaya kadar bakınız. Eğer dönüp bizden tarafa bakarsa, Anadolu'da onun ilminden istifâde ederler. Şâyet bakmazsa, onun ilminden hiç kimse istifâde edemez." buyurdu. Orada bulunanlar merakla Hâmîdüddîn'in arkasından bakmaya başladılar. Bu hâli Cenâb-ı Hakk’ın izniyle anlayan Hâmid-i Velî, gözden kaybolmadan önce iki defâ arkasına baktı. Böylece onların hasedlerini giderdi. Büyük bir âlim ve veliyy-i kâmil olarak Kayseri'ye döndü.
 
 Ebu Hâmid-i Velî aldığı icazet ile Halvetiliği yaymak üzere doğduğu yer olan Kayseri’ye gelir. Burada dergâhını kurar, müridlerine tasavvufi eğitim ve öğretimi yaptırmaya başlar. İşte Hacı Bayram ile Ebu Hâmid’in buluşması bu esnada vukû bulur. Bu tarih 1393’tür. Ebu Hâmid-i Veli 1395’li yıllarda Hacı Bayram-ı Veli ile beraber Osmanlı Devleti’nin başkenti olan Bursa’ya hicret eder. Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) Efendimiz’in ‘’İnsanların içinde bulunup, onların onların bela ve sıkıntısına tahammül eden mü’min, dağ başına çıkıp insanlardan uzak yaşayan mü’minden daha hayırlıdır.’’ Tavsiyesini benimseyen Ebu Hâmid Hazretleri, ictimâî ve siyasi açıdan son derece hareketli bir merkez durumunda bulunan Bursa’ya gidişi, manevi bir işaret olup boşuna değildir.

Yıldırım Bâyezid’in Bursa’sında ahlaki açıdan çöküş başlaması, bu durumun tüm Anadolu’ya yayılmasına sebep olacaktır. Böylece, rahatsız olan merkezi noktanın tedavisi zorunludur. Ebû Hâmid’in bursa’ya gelişinde işte bu espri oldukça manidardır. 
  
Hâmid-i Aksarayi Hazretleri, Bursa'da bir fırın yaptırdı. Fırınına merkebiyle dağdan odun getirir, onunla ekmekleri pişirirdi. Ekmek küfesini sırtına alarak; "Somun! Müminler somun!" diye söyler, geçimini bu yolla sağlardı. Halk, bu fırıncıya "Somuncu Baba" der ve pişirdiği ekmeğin lezzetine doyamazlardı. Somuncu Baba ekmek satmaya başlayınca, herkes peşinden koşar, ekmeğini kapışırlardı. Somuncu Baba'nın fırını, Molla Fenârî Mahallesinde, Ali Paşa Çınarı civârında olup, iki gözlü idi. Fırının bitişiğinde de, ibâdet ettiği bir odası vardı. Odanın kıble cihetinde de, nefsini terbiye etmek için kullandığı bir çilehânesi mevcûd idi. Hamîdüddîn Hazretleri durumunu Bursa'da kimseye bildirmedi. Hep, halk içinde Hak ile olmağa gayret etti.

Somuncu Baba’nın ekmekçilik yapması, bir ahi geleneğinin devamı sayılabilir. Onun bu işi yapmaktan maksadının Hakk’a yakınlığını özel bir kisve ve davranışlarla sergileme yerine, halkın arasında onlar gibi yaşayarak ve onlara örnek olarak yaşamak olduğu kanaatini ileri sürenler vardır. Somuncu Baba, Kur’an-ı Kerim istediği ticaret, alışveriş veya herhangi bir işin, kulu Allah’tan uzaklaştırmadığı bir insan tipini nefsinde canlandırıyordu. Halkın sıradan bir kişi saydığı bu veliyi kısa bir sürede devrin büyük bilginleri, mutasavvıfları, devlet büyükleri ve hükümdar dahi gerçek değeriyle tanımışlardı.

Dağdan kestiği odunları merkebine yükleyip getiren, çilehane misali fırınında hamur yoğurup ekmek pişiren bu yaşlıca insana Ekmekçi Dede, Ekmekçi Koca diyenler de vardır. Ekmekçi Koca’nın herkesten gizlediği büyük sır Yıldırım Camii’nin yapımı bitip de namaza açıldığı ilk Cuma günü ortaya açıklanıverir. Bu büyük mutasavvıfı halkla birlikte devlet büyükleri de, Sultan da öğrenirler.

Yıldırım Bâyezîd Hân, Niğbolu Zaferi’nden sonra Bursa'da Ulu Câmiyi yaptırmaya başladı. Câminin inşâsı sırasında, çalışan işçilerin ekmek ihtiyâcını Somuncu Baba temin etti. Câminin yapılması bittikten sonra, bir Cumâ günü açılış merâsimi yapılacağı ilân edildi. O gün başta Pâdişâh Yıldırım Bâyezîd Hân, dâmâdı büyük âlim ve velî Seyyid Emîr Sultan, Molla Fenârî Hazretleri, ulemâdan pek çok kimse ve Bursalılar Ulu Câmiyi doldurdular. Yıldırım Bâyezîd Hân, câminin açılış hutbesini okumak üzere Emîr Sultan'a vazîfe verdiğinde, Emîr Sultan; "Sultânım! Zamânın büyük âlimi burada iken, bizim hutbe okumamız uygun değildir. Bu câmi-i şerîfin açılış hutbesini okumaya lâyık zât şu kimsedir." diyerek, Somuncu Baba'yı gösterdi. "Şöhret âfettir" hadîs-i şerîfini bildiği için, bundan titizlikle kaçınan Somuncu Baba, Pâdişâhın emri üzerine minbere doğru yürüdü. Emîr Sultan'ın yanına gelince; "Ey Emîr'im, niçin böyle yapıp beni ele verdiniz?" dedi. O da; "Senden ileride bir kimse göremediğim için öyle yaptım." cevâbını verdi. Cemâat hayret ederek bu konuşmaları dinliyor, Somuncu Baba'nın hutbesini merakla bekliyordu. Minbere çıkan Somuncu Baba, öyle bir hutbe irâd etti ki, o zamâna kadar Bursalılar öyle bir hutbeyi hiç işitmemişlerdi. Bursalılar, bundan sonra Somuncu Baba'nın büyüklüğünü anladılar. Somuncu Baba, hutbede; "Bâzı âlimlerin, Fâtiha-i şerîfenin tefsîrinde müşkilâtı, anlayamadığı kısımlar vardır. Onun için bu sûrenin tefsîrini yapalım." buyurarak, Fâtiha sûresinin, yirmi ana ilim üzerine yedi türlü tefsîrini yaptı. Nice hikmetli sözler beyân eyledi. Herkes hayretinden şaşırıp kaldı. Başta Molla Fenârî Hazretleri; "Somuncu Baba, önce bizim Fâtiha sûresinin tefsîrindeki müşkilimizi kerâmet göstererek halletti. Onun büyüklüğüne, bu yedi çeşit tefsîr, âdil bir şâhiddir. Fâtiha'nın ilk tefsîrini cemâatin hepsi anladı. İkinci tefsîrini bir kısmı anladı, üçüncü tefsîri anlayanlar çok az idi. Dördüncü ve sonrakileri anlayanlar içimizde yok idi." demekten kendini alamadı. Cumâ namazından sonra bütün cemâat, Somuncu Baba'nın elini öpmek, duâsını almak istedi. Cemâatin bu arzusunu kıramayan Somuncu Baba Hazretleri, kapıda durdu. Ulu Câminin üç kapısından çıkan herkes; "Ben Somuncu Baba'nın elini öpmekle şereflendim." diyordu. Somuncu Baba, yine kerâmet göstererek, Allahü Teâlâ’nın izniyle her üç kapıda da aynı ânda bulunarak cemâate elini öptürmüştü.

Somuncu Baba, durumunun anlaşılması üzerine; "Sırrımız fâş olup, herkes tarafından anlaşıldı." diyerek, Bursa'dan gitmek istedi. Bir sabah erkenden, Gavas Paşa Medresesi’nden birkaç talebeyi yanına alarak yola çıktı. Somuncu Baba'nın Bursa'yı terketmekte olduğunu işiten MollaFenârî, koşarak bir çınarın yanında arkasından yetişti. Gitmeyip Bursa'da kalması için çok yalvardı, ricâlarda bulundu. Fakat kabûl ettiremedi. Sonunda, Bursalılar’a duâ etmesini istedi. Somuncu Baba, bu çınarın yanında Bursa'ya yönünü dönerek, feyizli, bereketli bir şehir olması ve yeşil olarak kalması için duâ etti ve vedâlaşarak ayrıldılar. Bursa'da bu çınarın bulunduğu bölgeye ’’Duâ çınarı" denildi.

  Evliyalar sultanı Ebû Hâmid ve Hacı Bayram Veli, Bursa’dan ayrılarak bu yolculukta önce Şam’a giderler. Burada biraz kaldıktan sonra Hac vazifesini yerine getirmek üzere Hicaz’a varırlar. Orada hac farizasını ifâ ettikten sonra, (1402’deki Ankara Savaşı’ndan sonra) Anadolu’ya dönerler. Ebû Hâmid ve Hacı Bayram’ın Ankara Savaşı sırasında, Anadolu topraklarında bulunmayışı onları muhtemel bir esirlikten kurtarır. Zira Timur, savaştan sonra fethettiği topraklardaki âlim ve sanatkârları toplayıp Semerkand’a göndermiştir. Hatta Emir Sultan bile bu esirler arasındaydı. Kısaca Ebû Hâmid’in bu uzun seyahatten iki maksadı vardı: Biri hac yapmak, ikincisi adını sanını unutturup izini kaybettirmek; gözlerden, hafızalardan silinmek.

Üç yıllık seyahatten sonra, Ebû Hâmid ve Hacı Bayram Veli Hazretleri, Anadolu’ya dönerler. Bir ara Darende’de kalırlar. Daha sonra Ebû Hâmid’in vefat edip defnedileceği Aksaray’a gelip yerleşirler.

İlmi açıdan yaptığımız araştırmalar Ebû Hâmid Hazretleri’nin, Aksaray’da öldüğü ve orada defnedildiği şeklinde sonuçlanmıştır. Darende’de Ebû Hâmid’in makamının bulunduğu her ne kadar doğru ise de, mezarı orada değildir. Ancak, Yunus Emre’nin mezar sayısının onu bulması, nasıl Anadolu halkı tarafından benimsendiğinin göstergesi ise, Ebû Hâmid’in iki mezara sahip olması, aynı iltifatın bir başka örneğini teşkil eder mahiyettedir.

Velayet sırrını Hacı Bayram’a teslim eden Ebû Hâmid Hazretleri, 20 Eylül 1412 tarihinde, kendi tabiriyle ‘’bu, çilesi bol dünyadan’’ ayrıldı. Mezarı, halen Aksaray’da sevenlerince ziyaret edilmektedir.

Fatih Sultan Mehmet, Aksaray’ı 876 M. 1471-72 yılında Osmanlı topraklarına katmış ve Somuncu Baba’nın kabrini ziyaret etmiştir.

Kemal Ümmî, Şeyh Hâmid-i Veli’nin bu dünyadan göçüşü üzerine yazdığı mersiyeye;

‘’Görün bu çarh-ı gaddârı ki âlemde neler kıldı,
  Yine bu gerdiş-i gerdun niçe müşkil hater kıldı.’’

beytiyle başlayan bu ağıta

 ‘’Kanı ol aşk eri heyhat kanı ol merd-i pür-taat,
    Hayfâ kim hâdimü’l-lezzet bize her nef’i zar kıldı.
  
  Kanı ol âlim-i âmil delil-i mürşid-i kâmil,
   Cihan mülkine ol âkil ne hoş feth u zafer kıldı.
  
  Kanı ol şeyhimiz Hâmid said u muttaki zâhid,
   Fenâ âlemden ol âbid beka mülkine güzer kıldı.
  
  Abdullah idi ismi bu yidi âdet u resmi,
   Ki herkes düzmedi cismi o cânın muteber kıldı.’’

diye devam eder.

  Sonlara doğru ‘’kemal Ümmî okur ağlar anun mersiyesin her bar’’ diyen şair, Şeyhin ölüm tarihini şu beyitle verir:

‘’Nebi’nün hicretinden bil sekizyüz onbeşinci yıl,
   Beraat düninde ol fâzıl bu menzilden sefer kıldı.’’

Hâmid-i Aksarayi Hazretleri’nin bu dünyayı terkinin 815 yılı berat kandiline rastladığını da bu şiirden öğreniyoruz. Beratını alarak gidiş herhalde büyük mutluluktur.

Somuncu Baba yoğurup pişirdiği ekmekler gibi pişip olgunluğa erişmiş bir yol eridir. O’nun en büyük eseri hiç şüphesiz onbeşinci yüzyılın büyük velisi Hacı Bayram’dır. Hacı Bayram geçimini ekincilikle sağlar, O’nun yetiştirdiği Ak Şemseddin Hazretleri ise değirmencidir. Bu üçlünün yetiştirdikleri halifeleriyle, yüzlerce fıkaralarıyla, diğer tariklerin sahipleri bu güzel yurdu gönül bağlarıyla sımsıkı bağlayıp yüzlerce yıldan beri bir ve bütün halinde tutmakta, yurdun dört bir yanına dağılmış makam ve mezarlarıyla sanki vatanın manevi ve ebedi bekçiliğini yapmaktadırlar.

KERÂMET VE MENKIBELERİ

ATEŞSİZ FIRIN

Somuncu Baba, bir gün fırına ekmeklerini sürdü. Pişmesini beklerken, yanına Pâdişâh Yıldırım Bâyezîd Hân'ın dâmâdı Seyyid Emîr Sultan geldi. Elinde bir çömlek vardı. "Selâmün aleyküm baba!" dedi. O da; "Ve aleyküm selâm" diyerek birbirlerine bakıştılar. Başka hiçbir kelime konuşmadan tanıştılar. Emîr Sultan, elindeki yemek çömleğini Somuncu Baba'ya verip, içindekinin pişirilmesini ricâ etti. Somuncu Baba, kabı alıp fırının ağzından içeri sürmek istediyse de, çömleği fırına sokamadı. Bir daha denedi, yine olmayınca, Emîr Sultan'a döndü ve; "Anladım ki, bu çömleği fırına sen süreceksin!" dedi. Emîr Sultan; "Peki" diyerek çömleği aldı ve fırının gözünden içeri rahatlıkla sürdü. Fakat fırında hiç ateş yoktu. Somuncu Baba fırının ağzını kapattıktan sonra; "Birazdan pişer bekleyiniz." buyurdu. Bir müddet bekledikten sonra kapak açıldı. Fırında hiç ateş olmadığı hâlde yemeğin piştiğini gören Emîr Sultan, Somuncu Baba'nın büyük velîlerden olduğunu anladı. Orada tasavvuf üzerinde bir mikdâr sohbet ederek dost oldular.

ŞÜPHELİ BİR ŞEY YEMEDİ

Molla Fenari Hazretleri, Somuncu Baba’nın evine gelip o zaman kadar müderrislikten aldığı ücretten topladığı 5.000 akçeyi ‘’Helalce malımdır’’ diye Şeyh’e hediye etmek ister. Şeyh içinden bir akçe alıp, bununla merkebine ot almalarını emreder. Otu alıp getirirler. Merkebin önüne korlar, hayvan şöyle bir koklar ve üzerine idrarını yapar. Somuncu Baba merkebin bu ana kadar şüpheli bir şey yemediğini açıklar.

ÂHİRET İÇİN ÇALIŞIYORDUK

Hâmid-i Aksarâyî Hazretleri, bir gün zirâatla uğraşan talebelerinden birine bir mikdâr tohum verdi ve; "Bu tohumların yarısını, tarlanızın bir kısmına sizin için, yarısını da tarlanızın bir kısmına bizim için ekiniz." buyurdular. Talebe tohumları ekti. Ekinlerin yetiştiği mevsimde tarlaya gittiler. Talebenin tarlasında fevkalâde güzel yetişmiş bir ekin vardı. Diğerinde hiç ekin bitmemişti. Hâmid-i Velî, talebesine dönerek; "Bu tarlalardan hangisi bizim, hangisi sizindir?" buyurunca, talebe son derece utandı ve kendi tarlasını göstererek; "Bu tarla sizindir efendim" dedi. O da, ekinlere bakarak; "Biz âhiret için çalışıyorduk. Acabâ hangi günahımızdan dolayı dünyâmız mâmûr olmaya başladı?" deyip, üzüntüsünü dile getirdi. Hocasının müteessir olduğunu gören talebe, hakîkati söyleyerek üzüntüsünü giderdi.

Yine Aksaray’da ikametgâhlarında, Ervah Kabristanlığı’nın alt kısmında bulunan Çavlaki (Coğlaki) Mahallesi’nde bir sabah Ebu Hâmid sığırları erken toplayıp yaylıma götürmüş. Akşam üzeri, götürmüş olduğu sığırları yaylımdan getirerek yerlerine dağıtmış. Bir kadının sığırı evine gelmemiş. Sığırın sahibi olan kadın sığırının gelmeyiş sebebini öğrenmek için Şeyh Hâmid-i Veli Hazretlerini bularak, benim sığırım eve gelmedi deyince, Ebû Hâmid ‘’Hatun, senin sığırın evine gelmesi lazımdı, sen burada bekle ben bir bakayım nereye gitmiş olabilir’’ demiş. Kadın bir müddet bekledikten sonra Ebû Hâmid’in peşinden gitmiş. Şeyh Hâmid-i Veli Hazretleri’nin şimdiki medfun bulunduğu yerde kadının ineğini otlanırken bulmuş ve Ebû Hâmid ineğe ‘’ Ya mübarek niçin yerine gitmedin de geri kalıp burada otlanıyorsun ve bana sahibinden laf getiriyorsun’’ deyince, inek lisana gelerek ‘’ Yavruma süt vermek için karnımı burada otlanıp doyuruyordum’’ diye cevap vermiş. Ebû Hâmid ineğin bu cevabına tebessüm etmiş. Bu durumu gören kadın, ‘’Aman çoban inekle konuşuyor’’ diye mahalleye yayar. Bu durumdan hoşnut olmayan Ebû Hâmid yine bir gün sabahtan sığırları toplamış, aylardan Ramazan ayı imiş. Kadının evinin önünden geçerken eline bir dürüm almış, yer gibi yapmış. Sığırı kaybolan kadın bu durumu görünce ‘’Aman çoban oruç yiyor’’ diye yine mahalleye yaymış.

Şeyh Hâmid-i Veli Hazretleri daima sırlarını saklamaya ve ifşa olmamasına itina göstermiş, Bursa’yı da bu yüzden terk etmemiş miydi?

Mürşid ve Mürid

 Ankara’da Melek Hatun’un inşa ettirmiş olduğu Kara Medrese’ye Yıldırım Bayezıd devrinde Numan isimli bir müderris tayin olunmuştu.
 
 Müderris bir gece onu çok etkileyen bir rüya gördü. Arkasından Şeyh Şucâ isimli biri onu medresede ziyaret etti. Şeyh Şucâ, O’nu Şeyh Hâmid Veli adına Bursa’ya davet ediyordu. Müderris Numan davete icabet lazım geldiğini düşünerek Şeyh Şucâ ile birlikte Ankara’dan ayrıldı. Bir kurban bayramı günü Şeyh Hâmid ile buluştular. Bu yüzden Şeyh Hâmid Veli, hayatının akışını değiştireceği bu günde O’na ‘’Bayram’’ lakabını verdi. Bu, adeta ismi gibi olacaktı.

 Şeyh Hâmid Veli’ye mürid olmayı kabul eden Bayram, gölgesi gibi O’nu yalnız bırakmayacak, vefatına değin, O nereye giderse peşinden gidecekti.

 Bursa’da geçen ilk yıllarda Emir Sultan ile Bayram arasında Şeyh Hâmid Veli aracılığıyla kurulan dostluk, O’nun vefatından sonra da yaşayacak ve Emir Sultan cenaze namazının kıldırılmasını Hacı Bayram Veli’ye vasiyet edecekti.

 Şeyh Hâmid Veli’nin İnce Bedreddin, Kızıl Bedreddin ve Bursa’lı Dede Ömer gibi müridleri, bir gün gelecek Hacı Bayram Veli’den hilafet alacaklardı. Yusuf Hakiki de Hacı Bayram’dan hilafet alanlardan biriydi. Şeyh Hâmid Veli’nin Şucâeddin Karamani ve Muzaffer Larendevi gibi müridleri, kendisinden hilafet alacaklardı. Şeyh Şucâeddin Karamani, Şucâ-i Karamani olarak da biliniyordu.

 Şeyh Hâmid, Bursa’dan kimseye haber vermeden ayrıldığında, O’na Hacı Bayram Veli refakat etmişti. O’nunla birlikte Erdebil’den gelen İnce Bedreddin’le Kızıl Bedreddin, O’nu bu yolculuğunda d ayalnız bırakmayacaklardı. Şam’a kadar gidecekler ve orada bir müddet kalacaklardı. Oradan Hicaz’a geçeceklerdi.

Şeyh Hâmid Veli ile Hacı Bayram Veli, Mürşid ve Mürid, iki gönül erinin birlikte Mekke’de üç yıl boyu mücâveret ettiklerini nakledenler olduğu gibi, bu zaman zarfında birlikte birçok beldeye gittiklerini yazanlar da vardır.

 Onlar hac farizasını ifadan sonra Aksaray’a doğru yola çıkacaklardı. Bu arada Darende’ye de uğrayacaklar ve Şeyh Hâmid Veli’nin küçük oğlu Halil Taybi burada kalacaktı.

 Yolculuğa devam eden Şeyh Hâmid Veli,  yanında Haci Bayram Veli olduğu halde artık ölüm yolculuğu dışında bir yolculuğa çıkmamak kaydıyla Aksaray’a yerleşmişti. Orada, Ervah Kabristanı’nın bir kenarında, yumuşak kaya içine çilehanesini yaptıracak ve bu mezar gibi küçük, karanlık ve sessiz yerde müridlerinin kalbini asıl yönelinmesi gereken yöne yöneltecekti.

 O, Aksaray’da Melik Mahmud Gazi Hankâhı’nın vakfından faydalanmadı. Haramdan kaçınır gibi kaçınırdı vakıf malı yemekten. Şeyh İsmail Kemal Ümmi onun için yazdığı şiirinde, zehir yemek zorunda kalsa bile bunu yapmadığını yazacaktı:

‘’Helalden kesb edip yerdi,
  Kamu vakfa haram derdi,
  Yemedi, ağu’yu yerdi,
  Gıdasın çün şükür kıldı.’’

 Hankâh-ı Bâyezidiyye’nin ve Erdebil Tekkesi’nin Ebû Hâmid’i bitmek bilmez yolculuklar, mihnet ve cefalardan sonra 815 h.-1412 m. yılında bu dünyadan ayrıldı. Öleceğini önceden haber vermişti.

‘’Kanı ol vaız-i nâsıh,
  Hâmid-i hacı vü sânih,
  Anın şerhini bu şârih,
  Bilin ki muhtasar kıldı,
  Kemal-i Ümmi okur ağlar,
  Anın mersiyyerin her bar.’’

 Vefat tarihi için ‘’Tâc-ı Arifin’’ terkibi düşülecekti. Taşköprüzâde, kabrinin Aksaray’da meşhur olduğunu, kendisiyle teberrük edildiğini yazmıştı. Çilehanesinin yanı O’na medfen oldu.

 Vasiyeti gereğince kabri şeriflerinin üstünün açık kalmasını ve Allah’ın rahmetinin üzerine yağmasını istediğinden kabri şeriflerinin üzeri açıktır. Kapalı bir türbe yapılmasını istememiştir.

Hacı Bayram-ı Veli, Aksaray’a aniden yolculuğa çıkar. Mürşidi Ebû Hâmid, Hacı Bayram’ı Aksaray’a çağırtmıştı. Alelacele yola çıkan Hacı Bayram Aksaray’a geldiğinde ve şeyhini ziyaretinde, Şeyh’i hasta yatıyordu. Ebû Hâmid müridi Hacı Bayram’a, Dar-ı Baka’ya yol göründüğünü fısıldayınca dünyası başına yıkıldı. Şeyhi Ebû Hâmid’in vasiyeti gereğince, şeyhini Hacı Bayram yıkayacak ve namazını kıldıracaktı.   

Hacı Bayram Veli de Şeyh’inin bu dünyayı terk ettiği h. 815 yılında Şeyhini şimdiki medfun bulunduğu yere defnederek, O’nun yanında takva ve zühd ile geçirdiği yılların anılarıyla dolu olarak, Aksaray’dan ayrıldı. Bir zamanlar Müderris Numan olarak terk ettiği Ankara’ya Şeyh Hacı Bayram olarak dönüyordu. İrşad ile meşgul oluyor ve ‘’Bayramiyye Tarikatı’’nı kuruyor.

 Beşyüz yıl sonra Yunanlılar Bursa’yı işgal ettiklerinde şehrin bazı noktalarına nöbetçi dikecekler, bunların biri de Şeyh Hâmid Veli’nin ekmek yaptığı fırının yanına konulacaktı. Nöbetçi duvar dibinde bir edepsizliğe teşebbüs edecek ve yediği görünmez sille ile bir tarafa yuvarlanacaktı.
Veli’nin ruhunun bedenden ayrılması, gerçekte kılıcın kınından kurtulmasıydı.


Cihan İmparatorluğuna Atılan İlk Harç ‘Somuncu Baba’

Osmanlı Devleti’nin cihan İmparatorluğuna giden yol, yani Peygamberimizin (SAV) “Kostantiniyye mutlaka fethedilecektir, O’nu feth eden kumandan ne güzel kumandan, fetheden asker ne güzel askerdir” sözleri ile Şeyh Hâmid-i Veli’nin talebesi Hacı Bayram-ı Veli’nin II. Murad Han’a “Sultanım sen Konstantiniyye’yi alamayacaksın, ama mutlaka alınacaktır. Bunu ben bile göremeyeceğim. Orası şu beşikte yatan çocuk ve bizim Akşemseddin tarafından alınacaktır’’ sözleri fethe giden ruhun Aksaray’dan geçeceğinin bir müjdesiydi. Hacı Bayram-ı Veli’nin Akşemseddin’i yetiştirmesindeki temel yapı taşı Somuncu Baba’dır. Bu, İstanbul’un fethine hizmet etmiştir.

Somuncu Baba Arkadaşlarına ve yolundan gidenlere şu tavsiyelerde bulunmuştur:

Gizli ve aşikar yerde Allah’tan korksunlar.
Az yesinler,  az konuşsunlar,  az uyusunlar.
Avamın arasına az karışsınlar.
Tüm masiyet ve kötülüklerden uzak dursunlar.
Daima şehvetlerden kaçınsınlar.
İnsanların elindekilerden ümitlerini kessinler.
Tüm zemmedilen sıfatları terk etsinler.
Övülen sıfatlarla süslensinler.
(Günaha götüren) şiir ve şarkı dinlemekten kaçınsınlar.
Ayrı  bir görüşle, kendini cemaatten ayrı bırakmasınlar.
Aç olarak ölseler bile şüpheli hiç bir lokmayı yemesinler.

SOMUNCU BABA ŞİİRLERİ

Şeyh Hâmid Veli bu dünyadan ayrıldığında ardında kalan yalnız bir küçük fırın ve adını taşıyan câmiler değildi. Halefleri virdini, ondan sonra da, bazı ilavelerle aynen tatbik ettiler. Sabah namazlarından sonra bu evrâd onlar tarafından okunulmaya devam etti.

 Hüseyin Vassaf ve Bursa’lı M.Tahir Beyler, tasavvuf lisanıyla yazılmış ‘’Şerh-i Hadis-i Erbain’’ isimli bir eseri bulunduğunu yazarlar. Süleymaniye Kütüphanesi’nin Şehid Ali Paşa bölümünde 540 numarayla kayıtlı kitabın içindeki ‘’Hadis-i Erbain’’ isimli dördüncü müstakil eserin ‘’ Hamid b. Musa’’ya ait olduğu katalogda yazılıdır. Şeyh Hâmid Veli’ye ait olan hadis kitabı bu olmalı. Onun oğlu Yusuf Hakiki’ye ait ‘’Şerh-i Hadis-i Erbain’’ isimli bir eserde Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Esad Efendi bölümünde 1441 numarayla kayıtlı olan kitabın içindeki üçüncü bağımsız eser budur. 1 numaralı sayfada kitabın mündericatı hakkında bilgi verilirken, üçüncü eserin ‘’Mürşid ve Hacı Hamid Bin Musa el- Aksarayi, el Kayseri’nin oğlu Yusuf’a ait olduğu ‘’Arapça ibareyle yazılıdır. Üçüncü eserin başlangıç yaprağından bir önceki yaprakta ise yine Arapça ibareyle ‘’Hadis-i Erbain’’in Şeyh Hâmidzade’ye ve şerhin, İbn-i Yusuf’a ait olduğu kaydedilmiştir. Bu ifadenin altında ise 969 h. tarihi konulmuştur.

 Hüseyin Vassaf, Bursa’lı M. Tahir ve İbrahim Hakkı Konyalı, Yusuf Hakiki’nin eserlerinden bahsederken onun ne ‘’Şerh-i Hadis-i Erbain’’ ve ne de ‘’Hadis-i Erbain’’ isimli kitapları olduğundan söz ederler.

 Belki de ‘’Hadis-i Erbain’’ Şeyh Hâmid Veli’nin eseridir. ‘’Şerh-i Hadis-i Erbain’’ ise Yusuf Hakiki’nin…

 Şeyh Hâmid Veli’nin günümüze kadar gelen şiirlerinin sayısı çok değildir. Ama yalnız ‘’Biz ol Uşşak-ı ser bazüz (Biz Korkuzuz Erleriz)’’ mısrasıyla başlayan şiiri bile onun üstün söyleyiş gücünü göstermesine yeter.

Biz Ol Uşşak-ı Serbazız
 
Biz ol uşşak-ı serbazız
Akıl rüşd bize yar olmaz
Mey-i aşk ile sermestiz
Bize hergiz humar olmaz
 
Diriyiz daim, ölmeyiz
Karanularda kalmayız
Çürüyüp toprak olmayız
Bize leyl ü nehar olmaz
 
Bizim illerde ay ü gün
Sebat üzre durur daim
Televvün erişip ona
Gehi bedr ü hilal olmaz
 
Bizim gülşendeki güller
Dururlar taze solmazlar
Hazan olup dökülmezler
Zemistan ü bahar olmaz
 
Şarab-ı aşkı çün içtik
Feragat mülküne göçtük
Yanıp aşkınla tutuştuk
Bize tahrik ü tar olmaz
 
Ereliden şems nuruna
Vücudum zerreden katre
Ne katre ayn-i bahar oldu
Ona k’ar ü kenar olmaz
 
Bırak ey Hamida varı
Görsem desen sen ol yarı
Göricek ol tecellayı
Ondan özge kemal olmaz


Senden dolu iki cihan

Senden dolu iki cihan
Oldum zuhurundan nihan
Ger bulayam seni ayan
Ya Rab n’ola halüm benüm
 
Dilde kanaat olmaya
Züht ile taat olmaya
Senden hidayet olmaya
Ya Rab n’ola halüm benüm

Şol gün ki mizan kurula
Hak kapusunda durula
Halayık oda sürüle
Ya Rab n’ola halüm benüm


Ağlarım işte zar ile
Kaldum diriğ ağyar ile
Bilişmedim sen yar ile
Ya Rab n’ola halüm benüm

Hamidi’nin gözü yaşı
Doldurur dağ ile taşı
Bilmem n’idem garip başı
Ya Rab n’ola halüm benüm
 

Somuncu Baba

Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarında Anadolu'da yetişen âlim ve velîlerin büyüklerinden. 'Somuncu Baba' lakabıyla tanınıp meşhûr oldu. 1349 (H.750) senesinde Kayseri'de doğdu. İsmi Hâmid, babasının ismi Şemseddîn Mûsâ'dır. İlk tahsîlini babasından aldı. Babasının vefâtından sonra Şam'a giderek, Hankâh-ı Bâyezîdiyye'de ilim öğrendi. ...

Yunus Emre

Milletimizin değer verdiği şahısları gönüllerinde yaşatırken, onlara sahip çıkıp kendi beldelerinde olduğunu ileri sürmeleri de gayet tabiidir. Yunus'un on yerde mezarının ya da makamının olması da bu yüzdendir. Yunus'a izafe edilen mezar, bugün Aksaray İli, Ortaköy ilçesinin Reşadiye köyündedir. (Yrd. Doç. Dr. Doğan KAYA) Bayazıd Devlet Kütüphanesi'nde bulunan bir mecmuada geçen bilgilere göre Yunus...

Tapduk Emre

Taptuk Emre, Horasanlıdır. Moğol istilaları döneminde Anadolu'ya gelmiştir. 1210-1215 yılları arasında doğduğu sanılmaktadır. Hacı Bektaş-ı Veli'nin halefidir. Söylenceye göre Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre'yi yetiştirme işini Taptuk Emre'ye bırakır. Taptuk Emre dergâhına kırk yıl odun taşıyan derviş Yunus; bu dergâhın yetiştirdiği en büyük ozan olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye'de...

Cemaleddin Aksaray-i

Cemaleddin Aksaray-i, Murat Hüdavendigar döneminde yetişmiş; hadis, tefsir, fıkıh, ahlak, edebiyat ve tıp dallarında eserler vermiş, Aksaray-i nisbesinden dolayı Aksaraylı olarak kabul edilen ancak Tebriz-i nisbesinden dolayı da Tebriz'de doğmuş olabileceği varsayılan alim bir insandır. İlk tahsilini Aksaray'da tamamlamış, Amasya'da devam etmiş ve Amasya Kadılığı ve Kazaskerliği yapmış, oradan Konya...

Zenbilli Ali Efendi

Zenbilli Ali Efendi, Piri Mehmed Paşa'nın dedesi Mahmut Çelebi'nin amcası Ahmet Çelebi'nin oğludur. Cemaleddin Aksaray-i'nin ikinci batından evladı olup doğum tarihi hakkında kesin bir tarih bulunmamaktadır. Ali Cemali efendi daha eğitimin başındayken hukuk tahsiline önem verdiği, fıkıh ve usul-i fıkıhla ilgili Muhtasar-ı Kuduri ile Manzume-i Nesefi'i ezberlemesinden anlaşılmak tadır. Karaman'dan...
diyet sitesi